24 Ocak 2011 Pazartesi

İlkel Toplumlarda Bilgisayarlı Hayata Geçiş

Sene 1999,

Bilgisayar o yıllara kadar hayatımızda var ancak çok etkili değil. Herkesin olduğu gibi benim de Almanya'da yaşayan bir dayım var. O sene elinde bir laptop ile çıkageldi. Kardeşime ve bana hediye getirmiş. COMPAQ marka bir laptop. Üzerinde CD-ROM'u yoktu. Harici bir CD-ROM takmak gerekiyordu CD okuması için. Değişik yöntemler, çalışmalar falan.Eksperimental bir yaşam biçimi adeta. Tabii o yıllarda mouse hakimiyetini tam kazanamadığım için Half-Life gibi bir oyunu tam olarak oynayamamaktaydım. Ancak izliyordum ama eve yeni gelen laptop sayesinde, oynayabileceğimi düşündükçe çılgına dönüyordum.

Sene hala 1999, sadece birkaç saat sonra...

Bir anda evde sessizlik oldu. Bir baktım herkes dışarı çıkmış. Fırsat bu fırsat açtım laptopu. Geldi masaüstü görüntüsü. Bakıyorum ekrana doğru ama pek de çözemiyorum. İşin kötüsü bir de Almanca. Masaüstünde bir adet şarkı dosyası duruyordu. Barış Manço-Gülpembe... Açtım onu dinlemeye başladım. Çal Allah çal, çal Allah çal, aynı şarkı 10 15 kere çaldı. Çok sıkıldım. Bir şey yapıp şarkıyı değiştirmek lazımdı. İşte burada "pratik zekamı" kullanarak kendi geliştirdiğim bir yöntemi uyguladım. Şarkının üzerine gelerek, sağ tıkladım ve yeniden adlandır butonuna basıverdim. Her şey o kadar yolunda gidiyordu ki, sadece geriye şarkının adını yazmak kalmıştı. O mavi yazıyı "backspace" ile silip bir hışımla HAKAN PEKER-KARAM yazdım ve enter'a bastım. Şarkıyı açtım. Şok oldum. Hala Gülpembe çalıyordu. Bana göre mümkün olmayan bir şeydi. Şarkının adı Karamdı ancak çalan parça Gülpembe'ydi. Gencecik omuzlarıma dünyanın tüm yükü çöktü o anda. Kapatıverdim laptopu. Bu olaydan kimseye bahsetmedim.

Sene hala 1999, birkaç hafta sonra...

Artık bilgisayarı etkili bir biçimde kullanmak istiyordum. Oyun yükleyip maceradan maceraya koşmak istiyordum. Aldım babamı karşıma dedim "Baba bu iş böyle yürümez, oyun alalım." Babam da "tamam bilmemkim abine götürürüz o sana oyun yükler." dedi. Ertesi gün aldı laptopu gitti babam. Akşam eve geri getirdi. Bir hışımla açtım bilgisayarı, Half-Life oynamanın hayaliyle yanıp tutuşurken OYUNLAR adında bir klasör gördüm. Açtım içini. 10 yaşında bir çocuğun yaşayabileceği bütün travmaları birkaç hafta içinde yaşıyordum resmen. Super Mario, Snow Bros, Snake, Bomber Man ve daha bunun gibi bir sürü sikko oyun yüklü gelmişti bilgisayarın içinde. Yine kapattım bilgisayarı sinirlenip ama akşam canım sıkılınca yine başına gelip tekrar oynadım Super Mario'yu. Geçtikçe sevindim ama yine de içim buruktu.

Hemen kısa bir süre sonra laptopu iyi bir fiyata okuttuk. Üstüne biraz da para koyup masaüstüne terfi ettik. Hayat o zaman daha güzeldi. Telefonda saatlerce arkadaşlarla oyunların bölümü hakkında konuşup, okulda birbirimize hava attığımız yeni bir çağ başlamıştı.

Şimdi yine bir laptopum var. Dünya kucağımda ama çok ısınıyor meret. Kucağım yanıyor. Dünyam yanıyor.

1 Bence...:

Hazel dedi ki...

ahaha.
Emre.
seni bağrıma basmak istedim, anne şeffatiyle doldum taştım. ne biileyim lan.
sanki 1999daki Emre yazmış bu yazıyı, yine o çocuksu ruh var yazıda.
ben çok küçüktüm lan o zaman.
ama yine de bilgisayar oynuyordum sanırım.
üç yaşımdan beri heralde.
oha.
böyle düşününce kendimi bok gibi hissettim.
neyse.

çok kucağında tutma yazık, çocuğun olmaz sonra.

Yorum Gönder