30 Aralık 2010 Perşembe

Yitip Giden Yıllar, Dakikalar, Saniyeler ve Mümtaz

Yeni yıl coşkusu tüm yurtta, tüm hızıyla devam ederken o da bu telaşa kapılıp kendini sokaklara atmıştı. Sevdiceğine bir hediye alması gerekiyordu. Ancak bu konularda oldukça başarısız olduğu için çok sevdiği bir kız arkadaşını da yanına alarak dışarı çıkmışlardı. Don, sütyen, tanga vb seksi içerikli hediyeler yeni yıl hediyelerinin başında gelirdi. Normal şartlar altında almaya utanacağı bir hediye de olsa yanındaki kız arkadaşının " hem giyer oğlum fena mı ? " gazına gelen Mümtaz  iç çamaşır dükkanlarından birine girdi. Koridorların arasında geziyordu. İnsanlar, özellikle kadınlar vardı mağazanın her tarafında. Mümtaz'ın alışık olduğu bir görüntü değildi. O hala yeni başlayan ilişkilerine yeni yıl hediyesi olarak bir "don" un ne kadar uygun olup olamayacağını düşünüyordu kafasında. Kız arkadaşının kaç beden giyeceğini bilecek bir yakınlaşma da olmamıştı aralarında. Mümtaz her şeyden habersiz sağına soluna bakınmaya devam etti. Uzaktan arkadaşı seslendi :

- Bak burada bir tane var çok güzel. Keşke benimki de bana bundan alsa.
- Biraz fazla açık değil mi sence de ?
- Mümtaz bir tanga ne kadar kapalı olabilir zaten ?
- Ben de beğendim güzel, siyahı yok mu bunun ?
- Var burada. Tamam bunu bir alalım dur. Başka da bakarız.

Mümtaz biraz daha ileride mağazanın içindeki pijamaları gördü. Arkadaşını yanına çağırıp pijama almasının daha uygun olabileceğini söyledi. Arkadaşı onu hemen bu kararından vazgeçirdi. " Geceyi düşün oğlum, geceyi... " dedi.

Arkadaşıyla ayrıldıktan sonra Mümtaz gece için heyecanlanmaya başlamıştı. Aldıkları sembolik çam ağacının altında bile sevişebileceklerini düşünüyordu. Bu düşüncelerle evin yakınındaki kırtasiyeye dalarak küçük karton kutular ve hediye kağıdı aldı. Çünkü izlediği filmlerde çam ağacının altında hep bir dolu hediye paketi olurdu. Eve gitti , aldığı donu paketinden çıkartıp kendi yaptıgı kutulardan birine koydu. Diğer boş kutuları da güzelce hazırlayıp ağacın altına attı. Saat daha çok erkendi. Sevdiceğini aradı. Cevap yoktu. Muhtemelen telefonu sessizdeydi. Kesin bana hediye alıyor diye düşünüyordu Mümtaz.

Televizyonun başına geçti. Kanallar arasında geziniyordu. Kral Tv Yılbaşı Özel Playlisti hoşuna gitmiş olacaktı ki uzun bir süre onu dinledi. Klipleri izledi. O sırada kapı çaldı. Mümtaz'ın çok da sevmediği 3-4 tane arkadaşı eve gelmişti.

- Abi napıyorsunuz bu akşam ?
- Ben evde durmayı planlıyorum şahsen, bu soğukta çıkılmaz. Hem yılbaşı çok kalabalık olur bütün mekanlar.
- Ya hadi al Deniz'i de çıkalım hep beraber.
- Benim canım gerçekten istemiyor.
- Dur ben arıyorum Deniz'i.

Arkadaşlarından birisi telefonu alıp hemen aradı Mümtaz'ın sevdiceğini. Konuşup anlaştılar. Ancak Mümtaz bu durumdan pek de mutlu değildi o evde şarap içip, sevdiceğine donu vereceği dakikaları bekliyordu. Akşam hepsi buluşup bir yerlere gittiler. İçkiler su oldu aktı. Saat 12 'de 10 dan geri sayamayacak hale gelmişlerdi bile. Mümtaz hediyeleri, çam ağacını unutup gecenin akışına bırakmıştı kendini. Sevdiceği bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştı. Daha yeni bir ilişkinin başında Mümtazın kafasına rakı bardağı koyup oynaması onun pek de hoşuna gitmemişti. Mekandaki adamlardan biri Mümtaz'ın sevdiceğine sarkınca olan oldu. Arbade hır gün derken, masalar yıkıldı şişeler kırıldı. Herkes bağırıyordu. Mümtaz ise kafasına aldığı darbenin etkisiyle bayılır gibi olmuş ama bayılmamıştı. Hala sırıtıp " binlerce dansöz var " diye şarkı söylüyordu. Bu duruma daha fazla dayanamayan Deniz "ben gidiyorum ne halin varsa gör " diyerek mekanı terk etti. Zaten hemen arkasından da Mümtaz ve saz arkadaşlarını mekandan attılar. Mümtaz hemen telefona sarılıp Deniz'i aradı. Telefonu cevap vermiyordu. Hemen bir taksiye binip eve gitti. Evde sevdiceğini beklemeye başladı. Gelmiyordu. Telefona cevap vermiyordu. Mümtaz bir koşu hediye paketinin başına gitti. Yırttı. İçindeki donu çıkarttı kokladı. Sevdiceğini şimdiden özlemişti. Uzandı koltuğa. Telefon elinde sızdı kaldı.

 Telefonun sesiyle uyandı. Yetişemedi . Deniz aramıştı. Ağzının kenarından akan suyu silerek kafasını kaldırdı. Hava kararmıştı. Bu kadar çok uyumuş olamam dedi. Televizyona baktı, hala Kral Tv Yılbaşı Playlisti çalıyordu. Telefonunu aldı hemen eline Deniz'i aramak için. Tarih 31 Aralık 2010 'u gösteriyordu. Deniz tam 24 kez aramıştı. Büyük bir sevinçle aradı sevdiceğini :

- Aşkım neredesin aşkım ?
- Asıl sen neredesin ? Kaç sefer aradım duymadın.
- Televizyonun karşısında uyuyakalmışım aşkım. Çok özür dilerim.
- Akşam dışarı mı çıksak Mümtaz ?
- HAYIR! Hayatta olmaz!
- Ya aşkımm! Lütfeeen!
- Eve gel evde oturalım daha güzel. Hem şarap da içeriz.
- Peki geliyorum birazdan.

Mümtaz derin bir oh çektikten sonra koltuğa oturdu. Tam bu sırada kapı çaldı. Mümtaz şok olmuştu. " Ebesinin .. " diyerek gitti kapıya delikten baktı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Çok da sevmediği birkaç arkadaşı kapının önünde dikiliyorlardı. Açmadı kapıyı. Doğruca banyoya girdi. Uzun bir süre banyoda takıldı. Arkadaşları gitmiş olmalı diye düşünerek çıktı banyodan. Gergin dakikalar geçmişti. Kapı bir kez daha çaldı delikten baktı, bu sefer gelen Deniz'di. Kapıyı açtı ve boynuna atladı sevdiceğinin Mümtaz.

Mümtaz gördüğü rüyanın etkisinden hala kurtulamamıştı. Tek bildiği şey 10'dan geriye sevdiceği ile birlikte sayacağıydı. Tek isteği buydu zaten. Odaya gelerek şarap kadehlerini doldurmaya başladı. Sevdiceğine  " aşkım gel al bakalım ağacın altından hediyeni " dedi. Deniz büyük bir sevinçle koşarak hediye paketlerine atladı. Açtığı boş çıkıyordu. Mümtaz'a allah belanı versin Mümtaz yapacağın atraksiyona sokayım dercesine bir bakış attı. Son birkaç hediye paketi kala "Mümtaz inşallah gidip bana don falan almadın. Umarım öyle bir hata yapmamışsındır "dedi.

Mümtaz'ın eli ayağına dolaştı. Ne diyeceğini bilemedi. Şarap şişesi elinden kayıverdi. Her yer şarap olmuştu. Sevdiceği donu paketinden çoktan çıkarmıştı . Gözgöze geldiler. Asıl kabus o an başlıyordu. ...

O sırada televizyondan ses geldi Sibel Can'dı bu, Kral Tv açık kalmıştı : 10, 9, 8, 7, 6 ...

Ağlıyordu Mümtaz. Çaresizliğine ağlıyordu.Yitip giden pahalı şaraba da ağlıyordu aynı zamanda. Sevdiceği geldi yanına teselli etti. " Çok şekersin benimle yeni yıla girdiğin için bu kadar mutlu olduğunu bilmiyordum " dedi olan bitenden habersiz ama Mümtaz'ın gözyaşları duracak gibi değildi...

5, 4, 3, 2 , 1 ...


0..


Uyuma


İçinizde verdiğiniz savaşlarda savunmanız gereken cephelerinize kendiniz saldırırsınız. Kayıplar verdikçe yeni umutlar yetiştirirsiniz. O çok masum umutlarınız, hayalleriniz kana bular ellerini, yıkar önünüze tüm gerçekliğinizi. Uyanık olun, zira her yeni gün bir savaşın habercisi.   


7 Aralık 2010 Salı

Ne Oluyor Oğlum Bize?

"Ne oluyor be oğlum bize? " dedi.

Sigarasından derin bir nefes aldı. Sigara eline hiç yakışmasa da içerdi. Bana oğlum diye hitap etmeyi severdi ama kendisine kızım denilmesinden hoşlanmazdı. Yatakta dönüp duruyorduk. Uykusuz geçirdiğimiz gecelerden sadece biriydi bu. Sevişip uykusuz kaldığımız gecelere de hiç benzemiyordu bu; hoş onlar kadar sessizdi, ama bir şey eksikti.

"Ne oluyor be oğlum bize ? " dedi.

Sigarası bitmek üzereydi. Yanındaki kültablasına doğru uzandı. Ben ise hala susuyordum. Yatağın içerisinde iki tane yalnız insan vardı. Saçını topladı. Yastığı düzeltti. Hiçbir şey söylemeden döndü arkasını. Sarıldım.

Gözümüzün önünde bir şeyler bitiyordu. Eriyorduk. Keyifle yakılan ancak unutulan bir sigara gibi. Külümüz ağır ağır düşüyordu.

" Bitti mi herşey ?" dedim.

Yavaşça doğruldu. Bana dönecek sandım. Yastığın soğuk tarafını çevirdi. Tekrar yatmaya devam etti. Kalktım yataktan. O uyumadan çıkmazdım pek aslında. Sigara paketini aldım elime. Bir sigara yaktım. Bana bakıyordu.

" Sen hiç sigara içmezsin, ne o? " dedi.
" Sen de beni böyle bırakıp gitmezdin, gitmeyecektin; öyle demiştin " dedim.

Sabah şiddetli bir baş ağrısı ile uyandım. Bir şişe viski duruyordu salonda. 2 tane de bardak. Bir de tanımadığım bir çanta. Banyonun kapısı açıldı. İçeriden güzelce bir kız çıktı.

" Sen kimsin? " dedim.
" Gidiyorum oğlum ben; gitmem lazım. Gece çıkacak olursan haber ver . Ayrıca dün gece neler gördüysen rüyanda deli gibi sayıklıyordun." diyerek telefonumu aldı ve numarasını yazdı.

Çıktı gitti. Öyle şiddetli ağrıyordu ki başım olanı biteni kestiremiyordum. Facebook'a girdim. 3 "notification" vardı.

Mert has tagged you in a photo...
Mert has tagged you in a photo...
Tuğçe has commented on your photo... " daha gece başlamadan uçmuş bu gahsdgsa "

Kapattım Facebook'u, yatağa doğru yollandım. Başucuma baktım, kültablası yoktu. Boşalttı heralde dedim. Sonra aklıma geldi.

Ben hiç sigara içmezdim.

Gülümsedim. Odaya gidip telefonu aldım elime kaydettim numarasını. Olur ya belki gece dışarı çıkarım.

5 Aralık 2010 Pazar

Hüzünlü Postlar, Postalar, Postallar

Bazı kaynaklara göre suyun içindeki balıktan evrilip yürüdük karaya, sonra çıktı ayaklarımız devrilmeyelim diye ; niye hala çırpınıyoruz o zaman yaşamak için?
Öyle yalnız bir adamım ki karda yürüdüğümde arkamdan gelen bir iz bile yok.
Nasıl yeterince yalnız hissetirdim mi?
Peki bir de böyle diyelim
Bu gece çok yalnızım, sevişelim mi?
Ne? yuh ayı mı? Öküz mü?
E balıktık ya, ne ara evrildik de ayı olduk; hızla öküze geçtik.
Tüm bunlar yalnızlığı köreltmek için değil mi? Çok keskin çünkü yalnızlık. Soğuk gibi keskin hatta kendisi bile o kadar yalnız ki betimlemelere muhtaç.
Birileriyle tanışacağız bir gün.
Sonra birbirimizi anlatacağız birbirimize. Kibire ve gurura evrileceğiz hep beraber. Ağır gelecek, taşımayacağız devrileceğiz.
Ağır gelen hayatın yükü değil, ağır gelen onun sevgisi veya öfkesi de değil; güçsüz olan omuzların. Başını dayayacak omuzlar aramak yerine omuzlarını güçlendireceksin. Dünyayı taşıyorsun sen. Unutma evrildin. Devrilmeyeceksin diye.
Yoksa su güzeldi. Boy veriyordun. Boyunu aşan cümleler kuruyordun. Boğuluyordun yalnızlığında. Basıp arkanda iz bırakmadığın karlar çığ oluyor yıkılıyordu tepene.
Öylesine yalnızsın ki artık çekip çıkaran yok. Yine eridin yalnızlığında karlar ile birlikte. Çiçek açtı dallar ama sen öldün şimdi de.
Oysa her mevsim sıcak olan yerler biliyordum ben. Söylerdim giderdin. Suyu da güzel boy verirdin. 
O bilgiler gerçek değil mi? Öyle bir şey yok mu?
Hadi ya… Çırpınmıyoruz o zaman; E kime anlatıyorum ben bunları? 

Yemeksepeti Dat Kam

Bu gece sınava çalışıyorum. Karnım acıktı. Yemeksepetine girerek sipariş verdim. 20 -25 dakika geçti aradan normalde 10 dakikada getiren dükkan hala siparişi getirmedi. Ben de hem can sıkıntısından hem de meraktan Yemek Sepeti Online Müşteri Desteği’ne tıkladım.
Bağlanılıyor…
- İyi geceler, ben Şebnem nasıl yardımcı olabilirim ?
- Türkçeniz çok güzel. Ben 30 dakika kadar önce bir sipariş verdim ama hala gelmedi acaba iletilmedi mi diye soracaktım.
- Biraz bekleteceğim sizi… Restoranımızla konuştum , siparişiniz 2 dakika içerisinde yola çıkacakmış.
- Aaa sizin mi orası?
- Nasıl? Anlayamadım.
- Restoranımız dediniz de sizin sandım, özür dilerim. Restoran değil ya dürümcü olacaktı böyle ufak bir yer. Karışıklık olmasın.
- Hayır. Tekrar kontrol ettim yanlışlık yok.
- Anladım ancak ben not yazmıştım çıkmadan beni arasınlar diye hala aramadılar çok tedirginim.
- Notunuzu farketmemişlerdir.
- Çok iyi bir insansınız. Çok yardımcı oldunuz Şebnem. Teşekkür ederim. :)
- Ben teşekkür ederim, afiyet olsun. Başka yardımcı olabileceğim bir konu var mı?
- Buyrun beraber yiyelim. Bir tabak daha koyarız sofraya.
- Anlayamadım.
- Tok açın halinden anlar mı? Anlamaz. İyi geceler. Yarın vize var bana başarılar dileyin lütfen.
Şebnem oldukça anlayışlı bir insandı ama zannediyorum ki adana dürüm sevmiyordu. Oysa çok mutlu olabilirdik gibi gelmişti ban

Kulağına Bir Şey Söyleyeceğim. Yersen.

İlkokuldaki aşklarımız çok masumdu. Hatta bir o kadar da gerizekalıydı.
Şöyle ki; resim dersinde biri kızı kulağına bir şey söyleyeceğim diyerek kulağından yanağından öpmüşlüğüm vardır ki kızın daha sonra blok kağıt üzerinde yaptığı fırça vuruşları adeta bir sürrealist sanat eseriydi. Belki de genç bir yetenek kazandırdım topluma. Şimdi neler yapıyor kim bilir.
Hatta 2’inci sınıfta sanırım bir kıza gidip ellerimle kalp yapıp ondan hoşlandığımı anlatmaya çalışmıştım. 
Sonra tabi büyüdük işlerin rengi değişti, büyüdük dediğim 6. veya 7’inci sınıftayız. O zamanlar eteğin altındaki gizem paha biçilemez. Yan sırada oturan kızın eteğini kaldırma, tenefüslerde yürüyen kızların eteğini kaldırma gibi oldukça farklı dalları olan bir sanattı adeta.
O zamanlar eksik de olsa bir bilinç yerleşmiş tabi ” Kızlar akıllı erkekleri sever abi ” . Sevmiyorlar aslında onu da sonra anlatırım. Kütüphanecilik kollarına üye olmalar, Edebiyat kollarına başkan olmalar falan ardı arkası kesilmiyor ” kültürel faaliyet ” lerin. Tabi kızların umurunda değil. Sanki Nobel aldın. Niye umurunda olsun. 
Neyse. Sınıfımızda o zaman göre çok güzel diyebileceğimiz bir kız vardı. Oldukça güzeldi kendisi. Hatta kendisi hala güzel. Bir gün “kazayla” -veya isteyerek bir önemi yok- ben bu güzel arkadaşımızın eteğinin altını görmüş bulundum. Hani o zamanlar için gerçekten büyük bir olaydı. Benim içim içimi yiyor. En yakın arkadaşıma dedim gel sana bir şey anlatacağım. Kendisi hala en yakın arkadaşlarımdan birisidir. 
Çağırdım. Dedim abi böyle böyle ben gördüm. Ulan gördüysen gördün, niye anlatıyorsun. Bu arkadaşımın da malum güzelle arası iyiydi. Kendi çıkarları için mi, yoksa iyi arkadaş oldukları için mi bilmiyorum gitmiş bir güzel anlatmış kıza olanı biteni.
Okul çıkışı böyle garip bir kalabalık var. Birileri beni kolumdan çekti getirdi kalabağın ortasına. Kız böyle sinirli elinde bir bardak su falan var. Ben nolüyoö yai diyemeden tak yedim tokadı. Evet böyle yaklaşık bir 15 kişinin önünde bastı tokadı. Acımadı değil hani. Sonra bir de kasık olarak tabir ettiğimiz bölgeye diz atmış bulundu onu yapmasa iyiydi. Sonra biz güle oynaya eve doğru yollanmaya başladık.
Güle oynaya, ne tokat attı lan falan diyoruz. Hani ben utanılacak bir şey yapmadım. Utanılacak bir durum varsa o yakın arkadaşımın yaptığı andavallıktır. Sen rakip elemek için git kıza yalakalık yapacağım diye beni ispiyonla. Olacak iş değil.
Bu güzel arkadaşla şu an oturup gülebileceğimiz bir anımız oldu ben pişman değilim ama yine olsa yine bakar mıyım bilmiyorum,eli ağır. Öperim.

Seks Benim İçin Bir Tabi

Erkekler eğlenmeye çıktığı zamanlarda aslında eğlenmeye çıkmamışlardır. Yani gece dışarı çıkılıyorsa ” kız yoksa gelmem” lafı çoğumuza tanıdık. 
Bunu diyen güzel kardeşim var da biz mi getirmiyoruz? Var da biz mi içirmiyoruz? Var da biz mi içirip sarhoş etmiyo… Neyse. Gece dışarı çıkmak kabustur erkek gruplar için. Kışın özellikle daha da çekilmezdir. O karda kışta, yağmurda çıktığına değecek midir? Taksiye, benzine vereceği paraya değecek mi? Cebinde 50 lira olan adam da 500 lira olan adamda gecenin sonunda buna deyip deymeyeceğini merakla bekler.
- İç abi iç iç iç ooh! 
- Oğlum ne olacak bizim halimiz? Herifler yeni şube açtılar sayemizde biz hala yorgana sarılıp uyuyoruz?
-Dert ettiğin şeye bak be abi? Bize kız mı yok?
Nitekim yoktu da, bize kız yoktu. Ellere vardı bize yoktu. Bu sitemlerle tekilaları yuvarlıyorduk. Tekila içiyorduk çünkü tekila içilen bir yere kızların daha fazla geleceği inancıyla gidiyorduk. Ancak herkes bizim kadar akıllı olduğu için güreş milli takımı kampı gibi oluyordu genel mekan.
- Abi bence bu işleri bırakalım biz.
-Hangi işi oğlum?
-Ya abi kız işlerini diyorum. Ne bileyim baksana. Gençliğimiz limon kemirmekle geçiyor.
- İç abicim sen boşver iç. Ben inanıyorum olacak.
İnanç. Gece dışarı çıkarken inanç çok önemlidir. Her gece kapıdan çıkarken bu gece olacak abi diye çıkarsınız. Bu inançla başka bir iş yapsanız gerçekten çok başarılı olabilirsiniz.
- Abi şunlara bak.
-Ooo. Çok fena be abi. Ne ki bunlar ya?
-Çok deli hatunlar… Aha buraya geliyorlar.
-Saçmalama. 
-Vallaha da geldiler billaha da geldiler. Arka masaya oturdular.
Çevre masalar gecenin güzel geçmesi için önemli unsurlardan birisidir. O kız size hiç bakmasa bile yan masada sizi kesen bir kız mutlaka vardır.
-Abi resmen kız beni kesiyor. Dur abi öyle hayvan gibi dönüp bakma hemen.
-Ya seni kesecek oğlum. Şaşıdır o. BİZ 3 SHOT DAHA TEKİLA ALABİLİR MİYİZ?
Çevrede kızlar varsa siparişler anonsla verilir adeta. İçtiğiniz de tekiladan başka her şeydir aslında ama yine de bağırırsınız. İstemsiz. 
- VALLA ABİ BEN 9 DAN SONRASINI SAYAMADIM. EHEMEHE
- Sen zaten 9 a kadar sayabiliyorsun ehemehe
- ABİ ŞU KIZLAR ÇOK GÜZEL YAA. BEN GİDİP KONUŞACAĞIM.
- Saçmalama otur. Ne konuşması eve gidiyorum ben. Yarın ders var.
- ABİ YOK BEN VALLA GİDİP KONUŞACAĞIM.
Masadaki arkadaşlarınızdan birisi mutlaka yan masada onu hiç kesmeyen hatuna aşık olacaktır. Gidip konuşma isteğini dizginlemek zordur. Gider, tutamazsınız.
- İyi eğlenceler 
- Saolun.
- Biz de arkadaşlarla içiyorduk da. Siz de mi içiyorsunuz?
- Evet.
- Ben böyle sizi rahatsız etmiş gibi olmayayım değil mi ama?
- Yok önemli değil.
İşte burada. Tam bu noktada, gece hangi arkadaşlarınızla dışarı çıkıp hangileriyle çıkmamaya karar vermeniz gereken andır. Yok, sarhoş olmaktan bahsetmiyorum.Herkes sarhoş olabilir. Ancak siz sarhoşken sizi kızların yanından gelip kızlardan özür dileyerek çeken adamın arkadaşlığından şüphe edin.
- Kusura bakmayın hanımlar arkadaş biraz fazla kaçırdı da tekilayı.
- Yok ya önemli değil çok sevimli. Rahatsız olmadık. 
- Sevindim o zaman. İyi eğlenceler.
- Size de.
Sizi oradan çeken yavşağa laflar hazırlayın, sövün. Oraya sizi değil kızları almaya onlarla konuşmaya gelmiştir çünkü. O adamla bir daha dışarı çıkmayın. 
- Aaa lan senin kızlar geliyor.
- Hani lan?
* İyi eğlenceler. Biz çıkıyorduk da arkadaşınız iyi mi diye merak ettik.
- Ben iyiyim. MERAK ETMEYİN! TEŞEKKÜR EDERİM. KEMAL BEN!
* Ben Müge, bu da arkadaşım Melek. Görüşürüz o zaman size iyi eğlenceler.
- Sağolun. Kalsaydınız bir şeyler içseydik.
* Başka yere geçeceğiz. İsterseniz gelin siz de.
- Kemal ne diyorsun?
- BENİM DAHA YERİM VAR! İÇERİM BEN YANİ! DİMİ KIZLAR!
Bu diyalogtan sonra kızlar koşarak kaçmadıysa o gece için büyük bir şansınız var demektir. Cepteki son kuruşun da akacağı bilinir başka mekana geçerken ama olsundur. 50 kere çıkarsınız bir kere böyle bir fırsat gelir ayağınıza.
- Burası bence çok daha güzel bir mekan. Çok şık tasarımlar. Çok retro.
* Ay evet. Gerçekten biz de çok seviyoruz burayı di mi?
- ABİ BEN TEKİLA İÇEBİLİRİM SİZ?
- Kemal biraz ağır ol istersen.
- ABİ İLK DEFA MI İÇİYORUZ YA!?
* Ya Kemal sen ne şirinsin öyle. Bence içme artık daha fazla sonra unutacaksın neler yaptığını.
Gece boyunca kahkahalar, lüzumsuz espriler, yüksek sesli müzikler, gereksiz yakınlaşmalar, eli bele mi koysam yoksa asker arkadaşı gibi omzuna mı atsam ikilemleri derken gece sona erer. Müzik yavaşça azalır. Herkes dağılmaya başlar.
- Kızlar siz?
*Biz şeyde oturuyoruz, nerede oturuyorduk biz şeyde işte.
- SİZİ BIRAKALIM BİZ YANİ SONUÇTA BİZE EMANETSİNİZ! ( sanki 1 milyon dolar emanet etmişler kafası )
* Biz karşıda oturuyoruz. Evimiz karşıda.
- Sizi bırakalım diyeceğim ama araba eski yolda kalırız falan rezil olmayalım. Biz bile taksiyle gideceğiz. 
* Yok ya. Biz gideriz bir şekilde.
- BİZE GELİN! BİZİM EVİN YAKIN YANİ. SABAH GİDERSİNİZ BU SAATTE YALNIZ GİTMEYİN BENCE OLMAZ YANİ BİZE EMANETSİNİZ SONUÇTA!
- Kemal sussana oğlum. Ayıp be.
* Ya aslında sizde kalabiliriz. Tabi rahatsız olmazsanız.
- YOK PROBLEM DEĞİL BENİM İÇİN!
- Kemal tamam bağırma artık. Peki o zaman taksiye binelim.
Sevinç çığıklarıyla kızlarla taksiye binilir. Kemal ve arkadaşı zevkten dört köşedir. Geceler sonra, yalnız çıktıkları bir gece sonunda eve 2 kızla dönmek gerçekten çok fantastik bir durumdur. Eve gelinir. Kızlar eve girer. Salonda oturulur gereksiz diyalogların ardından, kızlara yatacakları yer gösteriilir. Herkes odasına çekilir. Kızlardan biri Kemal’in odasına girer uyanıp. Kemal’in yanına sokulur yavaşça. Öpüşmeye başlarlar. Kemal en başta durumun farkına varamasa da ayılır. Ateşli bir şekilde öpüşmeye devam ederler. Derken kız KEMAL O NE! İĞRENÇSİN diye bağırır ve arkadaşını alıp evi terkeder. Kemal’in arkadaşı sese uyanır.
- Abi nooldu?
- Kız gitti abi. 
- Niye gitti abi noldu 
- İğrençsin dedi gitti abi anlamadım.
- Ben anladım galiba abi 
dedi arkadaşı. Çıktıkları o soğuk gecede yine umutsuz bir şekilde dışarı çıktığını düşünüp yalnız döneceklerine inanan Kemal yün içliğini geçivermişti altına ve şimdi o ağı yırtık yün içlikle tüm ihtişamıyla evin orta yerinde dikiliyordu.
Kemal gece arkadaşlarıyla dışarı çıkıp gecenin sonunun hesabını yapan adam değildi. Kemal güzel bir adamdı. Kısa bir süre arkadaşıyla bakıştıktan sonra kahkahayı patlattılar. Kemal yün içliğinin içine elini sokarak parmagını delikten çıkarıp ” pipi ” hareketini yaptı. Yine kahkahayı patlattılar. Kemal bu sırada haykıyordu.
-BİZE KIZ MI YOK OĞLUM?! BIRAK GİTSİNLER!
ama şöyle bir gerçek vardı : Yoktu. Onlara kız yoktu.

Ben Tek, Siz Hepiniz

Sokaklarda futbol oynadığım yaşlarda geçiyor bu mevzu. Araba tekerleklerinin ve kaldırımların kale direği olduğu yıllar. Çok uzak değil bence böyle anlatınca çok uzak gibi. Yine deliler gibi top oynuyorum. Mahallenin veletlerini takır takır çalımlıyorum. Camlardan bağırıyorlar. Arabanın altına kaçan topa eğiliyorum alıyorum. Siz hepiniz ben tek diye caka satıyorum.
Bir gün yine mahallede büyük çapta bir organizasyon var. Yol boş. Zemin top oynamaya müsait. Kaleler eşit, adamlar da eşit. Başlıyor kıran kırana bir mücadele. Suratta patlayan toplar, sitemler… Maç tüm hızıyla devam ediyor. Esnaf kızıyor. Dükkanın ilerisinde oynayın diye ama kimsenin umurunda değil. Bağrışlar, küfürler derken. Ne olduysa oluyor o anda. Takımım geri düşmüyor. Ben gol atmıyorum. Bunların hiçbiri olmuyor. Olan tek bir şey var.
Sokaktan çok güzel bir kız geçiyor.
Rejoice reklamındaki gibi ben daldıktan sonra suratıma çarpan topla kendime geliyorum. Hani olur ya basketbol konulu filmlerin son 3 saniyesinde esas elemana top gelir ne yapacağını şaşırır. İşte ben de aynen öyle bir şaşkınlık içerisinde kalıyorum. Vuruyorum topa gidiyor.
Akşam eve geldiğimde düşünüyorum kimdi acaba diye. Çok uzun sürmüyor. Hemen unutuyorum.
Yaz tatili. Futbol mücadelesi tam hızıyla devam ediyor ertesi gün sokaklarda. Her gün çıkıp en çirkin halimle top oynuyorum. Yine çetin bir şekilde devam eden mücadelelerin birinde biri slow-motion butonuna basıyor. Yine o geçiyor. Bakmaya devam ediyorum. Çok ilginç bir şey oluyor o sırada. O da bana bakıyor. Ben bunu farkedip şen şakrak oyuna dönüyorum. Golleri sıralıyorum arka arkaya. Tamam abarttım sıralamadım. Filmde olsa olurdu ama. Neyse. 
Bu karşılaşmalar hep ben top oynarken gerçekleşiyor. Ben sokağa çıkıyorum. O geçiyor. O geçiyor ben sokağa çıkıyorum. Bakkala giderken karşılaştım bir gün. Oturduğu yeri kestirmeye çalışıyorum. Yok ne mümkün.
Derken yaz tatili sona eriyor. Süper Lig’e ara veriliyor. Okullar açılıyor. E haliyle futbol bitince keşişmeler de sona eriyor ama kim olduğunu merak ediyor deli gibi. Öleceğim.
Okula gidiyoruz. Hazırlık sınıfı bitmiş birinci sınıfa geçmişiz. Çok yakın arkadaşlarımdan birisinin kuzeni de bizim okulu kazanmış. Tenefüste konuşuyoruz : 
-Abi senin kuzen de mi burayı kazandı
-Evet burada ya.
-Gel bi çıkalım ya çocuk yalnız kalmasın.
Yukarı çıkıyoruz. Sınıfı bulduktan sonra çocukla konuşuyoruz falan her şey iyi güzel giderken gözüm içeriye kayıyor. Camın önünde bir kız dikiliyor. Arkadan aynı o. Yok artık diyorum kendi kendime. Mümkün değil. Çağırıyorum çocuğu kim bu diye soruyorum. Adını söylüyor. O sırada kız bir dönüyor. O. O RESMEN O. Beni bu kızla tanıştırın diyorum. Gidip söylüyor. Tabi o da dönüp beni görünce tanışmayı kabul ediyor. Çıkışı sabırsızlıkla bekliyorum.
Çıkışta buluşuyoruz kızla…
Gerisi mi? Önümüze bakıyoruz. İkimiz de.

Kim Söylemiş Beni Sühelya'ya Vurulmuşum Diye?

Facebook’un ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum da arkadaşlar bahsediyor :
“Abi senin bir fotoğrafın var mesela arkadaşın ekliyor, facebook tagliyor abi fotoğrafı.” Büyülenmiştim adeta. Nasıl ya? Facebook yüzümü tanıyıp benim Emre olduğumu mu biliyor falan diye kendi kendime soruyorum. Tabi sonradan anladım kazın ayağının öyle olmadığını. Arkadaşın senin adını yazmazsa görünmeyeceğini falan. 
Facebook ilk zamanlarda çok masumdu. Çoğumuz arayüzünü hatırlamıyoruz belki ama naifti. Bizden biri gibiydi. Fotoğraf eklemeler. Taglerken yaşanan heyecan falan. “Ulan çıktım mı acaba?”, “Abi bak kesin ekliyorsun ona göre.” 
Tabi nereye getireceğim lafı ben de baya merak ediyorum. Şöyle ki ben bir daha karşıma böylesi çıkmaz dediğim insanı Facebook’ta gördüm.
Sosyal arkadaşlık sitelerinden biri olan MySpace’in amınakoymakla meşguldüm müzik ile uğraştığım yıllarda. Çünkü kız var demişlerdi ve gelmiştik. Arama kısmına 18-22 bayan diye yazıp arattığımız dönemler yaş 17 falan. Yine böyle yazıp arattım bir gün. Çok güzel bir kız. Yani güzel gibiydi. Göbeğindeki kocaman çello bizi yanıltmış. Çünkü çello seks çağrışımı yapan bir enstrüman. Benim için öyle sizi bilmem. Neyse. Mesajlar atıldı. Sohbete girildi. Resmen bir facia.
- Aaa çello mu o?
( 1 gün sonra )
- Evet çello :)
(anında cevap)
- Ya gerçekten sesi çok güzel bir enstrüman, ben de bass gitar çalıyorum da başlasam mı ki diye düşünüyorum ( aklımın ucundan bile geçmiyor halbuki )
( 2 gün sonra )
- Yani bence başla güzel bir enstrüman tavsiye ederim. 
Sonra sohbet böyle bir süre daha sik gibi devam ettikten kısa bir süre sonra. Ya pc başında çok sık durmuyorum böyle yarım cevaplarla olmuyor sen en iyisi msnden yardır kek kalıbıyla msn adresleri de alındı. Derken günler günleri kovaladı, aylar ayları kovaladı. Kız aklı başında güzel sohbetli bir kız çıktı. Sıkmadı beni. Kendisi Yüzüklerin Efendisi hayranıydı. Ben de Yüzüklerin Efendisi’ni “biraz” sevince konuşacak hiçbir şey bulamasak aşağı mordor yukarı frodo konuşuyorduk.
Bizim bu siber arkadaşlığımız hayli uzun sürdü. Ben kızdan hoşlanıyorum ama yani sevgili aşaması çok zor bir aşama ben o sırada üniversiteye hazırlanıyorum. Delifişek geziyorum ortalıkta resmen. E müzik işleri falan da adamın götünü kaldırır ister istemez. Bunu kimse inkar edemez. 
Sınava girdim. İzmir’i kazandım. Kız İzmirli idi ancak İstanbul’da yaşıyordu. İzmir’e birkaç kez geldi ama denk getirip de görüşemedik ama birbirimize çok şey anlattık, çok şey paylaştık. Baya iyi arkadaş olduk kısacası. 
Ben lise dönemini yalnız geçirdim. Bir süre kız arkadaşım yoktu ama ciddi bir ilişkiye başlamak istiyordum. “Üniversite’de kız var dediler gittik” diyenlerden olmak istemiyordum. Tam bunları düşünürken, bu kızın arkadaşlarından birini gördüm Facebook’ta tesadüfen. Bu arkadaşım fotoğraf çekiyordu aynı zamanda. Ve O’nun da fotoğraflarını çekip koymuş. Bakıyorum, kız baktıkça güzelleşiyor. Bakıyorum, tekrar güzelleşiyor. Çok etkilendim ama arkadaşıma “ehi, ehi beni şu kızla tanıştırsana ya” diyemedim.
İtalyanca kursuna gidiyordum. İtalyanca’ya merak sarmıştım ancak dil eğitimi özellikle italyanca iyi verilmediği için ailemle konuşup yaz süresi boyunca İtalya’da kalmaya, dil öğrenmeye karar verdim. Bir gün cesaretimi toplayıp ” beni bu arkadaşınla bir tanıştırsana ya” dedim. Güldü, o zamanlar random gülüş yoktu çok nazik güldü. Böyle : :D:D:D:D:D:D:D:D:D:D:D random gülseydi belki intihar ederdim. Ardından o kız sana bakmaz dedi.
Şimdi evrenin düzeni şöyle işliyor. Herkes birbirine bakar. O sana bakmaz bu bana bakmaz diye bir şey yok benim zihnimde. Herkes birbirine bakar. Yeter ki gönüller bir olsun ( Tasavvuf’a Giderken Biz Dönüyorduk adlı kitabımdan 2.cilt sf. 879)
Bozuldum tabi. Bakmaz diyince. Niye bakmasın dedim. Anlattı ya o çok güzeldir de işte şöyledir de böyledir de. İyi dedim bakmasın. Kendi kaybeder ama içimden çok yaratıcı küfürler ediyordum. 
İtalya’ya gittim. Muazzam bir ülke. Gecesi gündüzü bambaşka. Onu sonra anlatırım fakat kimin bacağına sıkmışım tramvayda asıl mesele bu.
Ben oralarda günümü gün ediyorum geliyorum gece eve. Facebook’u açıyorum veya bilgisayara kaydettiğim fotolara bakıyorum. Çok güzel kızlarla geziyorum geziyorum sonra geliyorum akşam yine bakıyorum O’nun fotoğraflarına böyle böyle geçirdim yazı. Hırs olmuştu bir yerde beğeniden öteye geçmişti artık.
Bursa’ya döndüm. Arkadaşımla konuşurken bana “seni onunla tanıştırayım mı” dedi. Şok oldum. Nasıl ya falan dedim. Hikayeyi anlattı. Ben İtalya’da iken de bu arkadaşımla sohbet ederdim Msn’de şöyle böyle diye. Tanıştır falan diye birkaç kez daha sık boğaz etmiştim. Onlar da birlikte tatil yapıyorlarmış benim haberim yok tabii. Görmüş benim tüm yazdıklarımı merak edip tanışmak istemiş. 
… Oldu. Bana numarasını verdi kızın. Aradım. Konuştuk. Yaklaşık 15 günlük bir flört döneminden sonra buluştuk İzmir’de…

Zaman Tüneli : Ex Aşkım Bana Neler Ettin?

Benim ilkokul aşkıyok mesela ama hatırladığım bazı şeyler var onlar da ilkokul yıllarına denk gelmiyor. Adını vermeyeceğim bir kız var. Niye isim vermiyorum? Çünkü mal gibi kendi ismimle açıyorum tüm hesapları sağda solda. Başımız ağrımasın sonra ama takibi kolaylaştırmak açısından adına “müzeyyen” diyelim.
Ortaokul dönemi. Kızların eteğinin altındaki sır mısır piramitlerinin sırrından daha çekici ve ulaşılması kolay. Neyse ki biz gözünü erken açanlardandık. Kalem batırma seanslarımızı hemen bıraktık. Okulu Bursa’da okudum. Tophane vardır Bursa’da, gençler mütemadiyen sevişmeye giderler. Biz de gittik tabi ki yani gitmedim diyen varsa yalan söylüyordur. Böyle park gibi ama değil. Neyse. Okul arkadaşlarımızla toplandık bir gün. Aramızda bir arkadaşımız var o zamanın “piç” lerinden hani aramızda ilk o birini öpmüş falan. Kavramlar değişiyor haliyle zamanla. Herkes böyle sevgili gibi ama sevgilisi olmayan arkadaşlarıyla gelmiş rutin McDonald’s ziyareti yapılmış ve şuursuzca Heykel , Atatürk Caddesi boyunca yürünmeye başlanmış. Yani Bursa zaten garip bir yerdir hani yapacak fazla bir şey yoktu. Çok güzel aktivite yapıyormuşuz gibi gelirdi. Çıktık Tophane’ye oturuyoruz. Müzeyyen de var . Müzeyyen deli gibi kesiyor. Gözleriyle yiyor adeta ama bu kavramlardan haberimiz olmadığından “ne bakıyo la bu” demekle yetiniyoruz. Neyse bir anlık karmaşada“abi sen bu kızla çıkar mısın” dediler ben de tereddütsüz “çıkarım abi” dedim. Sanki yoldan geçen biri yardım istiyor da yardıma koşuyorum. Zaten hep böyle biriyim elimde hıyar var diyene tuzla koşuyorum. Biz Müzeyyen ile sevgili olduk ama konuya hakim değiliz pek. Sağdan soldan Fatih Terim gibi taktik yağdıranlar var. 
Müzeyyen’den bahsedeyim biraz. Yaşıtlarına göre göğüsleri büyüktü mesela. Poposu da çok güzeldi. Evleri güzel bir yerdeydi. Babası da sağlam kalıplı bir adamdı. Bir de gerizekalı bir kardeşi vardı. Gerçi Müzeyyen de gerizekalıydı ama şu sıralar mayışı güzel bir iş için üniversitede önemli adımlar attığını duyuyorum.
Konudan sapmayalım. Bir gün yine buluştuk falan ama bu sefer operasyon çok büyük. Müzeyyen’in mahallesindeyiz. Evlerinin önünde. Zaten herkes birbirine yakın oturuyordu arkadaş çevremde. Müzeyyen’le sohbet falan derken sohbet dediğim de o hocanın keli bu hocanın götü. Sikerler öyle flörtü afedersin. Dur ben seni evine bırakayım dedim. Gidiyoruz falan apartmanda beni ters bastı eve girecek miyiz? girmeyecek miyiz? Neyse geldik kapının önüne bu böyle hiç içeri alacakmış gibi davranmıyor. Anneler falan rahatsız olmasın ben ineyim diyorum aklım sıra yoklama çekiyorum ev boş mu diye. Öyle mal gibi bekleştik kapının önünde. O girmiyor ben hafiften girmek için zorluyorum falan böyle gerzek oyunlar yaparken kapı kapandı suratıma. Bekliyorum ama azimle. Neyi bekliyorsun siktir git işte değil mi? Sanki kapıyı açacak sıyıracak geceliğin kuşağını seni çekecek içeri. Tam bunları düşünürken kapı aralandı dil çıkartıp tekrar içeri girdi.
Bu gerizekalı flört dönemi ne kadar sürdü hiç hatırlamıyorum gerçekten ama sürdü. Bana aşk mektubu yazmıştı. Ben öyle annem görmesin diye çantanın derinliklerinde saklarken malum çanta yıkanma günü geldi annem bulmuş mektubu okumuş, gülmüş. Akşam eve geldiğimde bana sevgilin mi var senin dedi. Ne diyeceğimi bilemedim arkadaş. Böyle bir baskı böyle bir buhran yaşamadım hiç. Hayır sanki kadın ticareti yapıyorum da saklıyorum. Zaten o gün güzel bir milad olmuştu bizim için. Neyse.
Mektubun en aklımda kalan kısmı  ”…gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar… bana aldığın bileklik çok güzeldi… “ Evet kendisine bir adet gümüş bileklik almıştım. Arkadaşımla gidip gümüşçüden Müzeyyen için bileklik bakmıştık. Sonra onu vermiştim falan. Tabi bununla da kalmadı bu mektup kız için belli ki çok anlamlıydı. Arkadaşlarım cevapsız bırakmak olmaz dediler. Mektup yaz sen de dediler. Benim o zamanlar Alman bir mektup arkadaşım vardı bana mektup yazmıştı bir tane. Sonra onu kaybetmiştim ben ne cevap yazacağımı da bilemediğim için mektup maceram başlamadan bitmişti. Hele ki aşk mektubu tam bir kabus. Kızlar oturdular benim için Müzeyyen’e bir aşk mektubu yazdılar ama bu arada okula falan gidiyoruz ha sınavlara da giriyoruz. Öyle garip bir dünya. 
O mektuptan aklımın derinliklerine kazılı olan ve hala aklıma gelince deli gibi güldüğüm” Gönlümün nehrinde yüzen gül yaprağına “ girizgahı. Gerisini hatırlamıyorum ama kızların bunu yazarken birbirne bakıp ” ay bence bu çok güzel oldu, bayılacak ” falan dediğini hatırladıkça ben bayılacak gibi oluyorum. Mektubu verdik. 
Sonra eğitim yılının sonlarına yaklaştık biz hala flört ediyoruz ama tabi Müzeyyen tam bir aşk kadını. Ayrılalım dedi. Şimdi o zamanlar bunu Müzeyyen’e açıklayamamıştım ama şöyle bir durum vardı biz hiç birleşmemiştik teoride ve pratikte bir ayrılık söz konusu olamazdı. İyi tamam dedim o yüzden. Yalandan üzüldüm falan. Sonra bu bir tane kolye hediye etti bana. Böyle bir kalbin yarısı. Götüme mi sokayım ben bu kolyeyi napayım diyemedim tabi aldım. Sonra onu eve götürdüm evde koydum bir yere aradan aylar geçti yine bir temizlik esnasında çıktı ortaya. Anlam veremedik en başta ne olduğuna sonra çözdük ki zaten gümüş de değilmiş heralde kararmış. Cimri Müzeyyen.
Sonra LGS stresi kaygısı falan derken sahalardan çekildi bir anda herkes. Dağıldık başka başka yerlere ilkokuldan görüştüğüm sadece 4 arkadaşım var ama Müzeyyen hala beni facebook’ta bir yerde biri bana sallasın, çıkar ve korur böyle de bir aşk kadınıdır Müzeyyen. 
BU YAZIDA YAZDIĞIM HER ŞEY BELKİ BİR AYDA BELKİ DE ÜÇ AYDA MEYDANA GELDİ. GERÇEKTEN HATIRLAMIYORUM AMA TEK EMİN OLDUĞUM KONU BU KİŞİ VE KURUMLAR HAYAL ÜRÜNÜ DEĞİL, NE YAZIK Kİ. 

Aşk Benim İçin Random Bir Gülüşün Başlangıcından İbaret : aşksdfgl

Sevgili hanımlar, bir romantikprens52, bir asirüzgar43 olamadığım çok üzgünüm. Hani ben de isterim aşk bir köprü geçmesini bilmeli tarzında tweetler yazayım, blogumun sayfalarını süsleyeyim olmuyor. Benim çok ilginç önceliklerim var mesela aşka gelene kadar. Uyku var ne bileyim yemek var. Kadına olan aşktan bahsediyorum. Rererö her şeye aşık olabilir insan geyiğini duymak için mevsim çok geç. Kış geldi. 
Mesela benim terkedildiğim bir ilişkimin sebebi UYKU idi. He lan uyku yani. Uyuyor diye insan terkedilir mi? Edildi. Lisedeydim o zamanlar. Çılgın, deli fişek. Sabahlara kadar en lüzumsuz sitelere takıldıktan sonra 7’de 8’de uyumalar. Akşam 5’te altıda kalkmalar; değişik günler falan. Zart bir telefon saat 4. 4 dediğim 16. Emre hadi bilmem nereye gel. E uyuyoruz amınakoyayım. Nasıl geleyim? Ben gelecek olursam sana haber veririm dedim. Yok illa gel. E uyuyoruz amınakoyayım demeye kalmadı. Peki Emre dedi karşı taraf. Zaten ne zaman biri bana Emre dese işler boka sarıyor. Yolunda gideceği varsa yoldan çıkıyor. Neyse. Bir saat sonra kapı çaldı. Bir baktım kapıda dikiliyor. Apartmanda konuşuyoruz. Alsana eve. Yok kafam gerçekten hiç çalışmıyormuş o zamanlar. Komşular geliyor geçiyor. Bana okul nasıl falan diye soruyorlar. Ciddiyet anasınınamına kamp kurmuş mangal yapıyor. Neyse ben seni terkediyorum dedi ya da ona benzer bir şey söyledi. Yanında da bizim apartmanda benden hoşlandığını zannettiğim ki kesin yani galiba benden hoşlanıyordu bir kız. Bunlar da kanka. Hep derim kanka ayağı göt ayağı. Biz böyle sarmaş dolaş iken öbür kız görüyor falan. Komşu sonuçta. İnsan her şeyden önce komşuluk haklarına saygı gösterecek. Neyse terkedildiğim kısmı zihinlerinizden çıktığına göre devam edebilirim. Ben oturdum arkadaş merdivene. Vay niye öyle de niye böyle de hani Oscarlık rol kesiyorum. Yok beni bırakma da arkadaşım var yanımda; diyorum ya delifişek zamanlarım grubumuz var sağda solda çalıp söylüyoruz. Eve şarkılara bakmaya gelmişti. Hiç uyarmıyor. Abi seviyorsan git konuş falan diyor sene olmuş 2000 küsür. Tekmeyi yemişiz. Teselliye bak. Neyse ben geldim eve tabi moral bozuk. Neye bozuksa artık. Ben bu kız arkadaşımın beni niye terkettiğini hala bilmiyorum açıkcası. O kadar salak bir kız değildi yani sırf 4e kadar uyudum diye terkedecek. Resmen FBI’ın çözülemeyen dosyaları gibi benim zihnimde. Kendisiyle artık konuşmuyoruz. Konuşsak soracağım niye diye gerçi daha önce sordum. Yürümedi falan dedi. Yaş 17 aga yürümez yani. Gönül koşmak istiyor. Yürütmek istersen yürümüyor haliyle. 
Nereye bağlayacağımı ben de henüz tam kestiremedim ki bence bir yere bağlamasam da olur.

-bana bir şey mi dedin aşkım?
-yok aklıma bir şey geldi de ona gülüyorum aşksdfgl

Ben Küçükken Sarışınmışım

Kimsenin dilinden düşmeyen ” ben küçükken sarışındım ” hikayesinin aslını anlatmanın vakti geldi sanırım. Hikaye şöyle başlıyor:

2. Dünya Savaşı zamanları, ortalık çok karışık. Hitler ordularını tek tek kaybediyor. Kendi kendine ” Ulan savaş bitecek, ne üstün ırk var ne başka birşey , ülke de elden gidiyor” diyor. Buna bir çare bulmak lazım diyor. Dünyadaki bütün sarıları getirin bana ; ama boya olmasın diyor. Yoğun bir çalışmanın ardından dünyadaki bütün sarıları topluyor Hitler. Üstün ırk, güzel bebeler, sıkı popolu analar, six packlı babalar derken , ortaya çok acayip bir ırk çıkıyor. Herkes şokta. Vay amınakoyim nidaları arasında 3-5 örnek sokakta salınıyor. Tabi halk coşkuyla bunu kutlarken ” daha iyiye” sloganıyla hareket eden Hitler gizli yürüttüğü bir ırkın oluşumu için düğmeye basıyor. Tam bu sırada korkulan oluyor. Hitler elindeki demli çayı tesisastın üzerine döküyor. Kıvılcımlar arasında kalan Hitler kısa bir süre sonra uyanıyor. ” vayamınıskim ne uyuduk be” derken bir anda gözleri büyüyor. Yarattığı en üstün ırkın elemanı piyasada yok. 

Bu kaçan eleman , 2 gün içerisinde dünyanın amınakoyuyor, tuttuğunu sikiyor. Hitler durumu açıklamaktan korkuyor halka halkıyla. Zor tabi sizi siken var ya siken onu ben saldım demek. Derken 2 inci Dünya Savaşı sona eriyor. Hitler intihar ediyor malum. Yıllar sonra Hitler’in günlükleri ortaya çıktığnda insanlar acı gerçekle yüzleşiyorlar. Hitler soğuk bir kış sabahı kaleme aldığı günlüğünde şöyle diyor :

Bana kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür ederim. Bugün çok kötü birşey oldu. Üstün ırk diye piyasaya saldığımız adamlar sokakta gezerken. Ben daha üstünü için şantiyedeydim. Dilim damağım kurudu. Bir çay koydum kendime. Dedim downloadu başlatayım o arada çayı içerim. Tam bu düşüncelerle makinanın düğmesine basarken çay devrildi. Kıvılcımlar çıkmaya başladı makinadan zaten sonrasını hatırlamıyorum. Uyadığımda çoktan gitmişti. Sonra kontrolden çıktı. Bu çok tehlikeli bir ırk. Genel özelliği hepsinin sarı kafa ve renkli gözlü olmasıdır. Ancak bunlar büyüdükçe saçları sarıdan siyaha doğru değişmeye başlar. Gözleri ise baktığı yerin rengini alır. Çok tehlikelidirler. Über bakışlıdırlar. Zekilerdir ama çalışmazlar ; ama çalışırsa yaparlar. Eski silah arkadaşımın vasiyetidir. Bu üstün ırka ” Türk Ergeni ” denmesini istiyorum. Sözlerimi burada noktalarken Milliyetçi Hareket Partisi’nin 40ıncı yıldönümü kutluyorum.

İşte böyle. Tüyleriniz diken diken oldu değil mi?

Gregor Samsa : Dönüşüm Muhteşem Olacak

Malum Franz Kafka’nın çok ilginç bir hayat öyküsü var. Ama ben buna değinmeyeceğim. Bu yazımda Franz Kafka’nın değerli bir eseri olan Dönüşüm’ün piyasada olmayan, bana da siyah gözlüklü adamlar tarafından bırakılan bir baskısından bahsedeceğim. Zamanlar, mekanlar, kişiler aynı . Hepinizin bildiği üzere :


Gregor Samsa bir sabah uyanır.

Yerde bir böcek görür. Öldürmeye korkar, yataktan inemez. Eline ilk geçen şeyle böceği öldürüp tuvalete gitmeyi istemektedir. Yeni aldığı doldurma parfüm şişesine bakar : ” Bu olmaz mınıskim kokusu güzel ” diyerek vazgeçer. Gözü bir uzanımlık mesafede olan yıllardır rafta duran ” Jagler ” deoranta takılır. Böcekle göz göze gelmiştir. Yapacağı tek bir hamle uykusuz gecelerin başlangıcıdır. Tüm bunları kafasından geçirirken tıkırtıya uyanan anası : ” sen ne biçim evlatsın, oturdun mu sabaha kadar? ” diye çemkirir. Elindeki deorant kutusunu görünce hepten deliye dönen anası : ” Sabahın köründe ne bu parfüm! Yat zıbar.” diyerek kombosunu tamamlar. Gregor hiçbir şey demez. Bir an annesiyle göz göze geldiğinde böcek çoktan arazi olmuştur.

Gregor o gün mahalleye çıkıp topunu oynamış, formanın hakkını vermiş. Akşam eve gelmiş annesine böcekten bahsetmiş. Annesi ” sen rahat ol ilaçlatırız ” dese de ikna olmamış. Gece yatağa uzanmış : ” Allahım bana o böceği öldürecek gücü ver yarebbim dinimiz amin” diyerek uykuya dalmış.

Gregor Samsa o sabah ” anne terliği ” olarak uyanmış. Ve haykırmış : Şimdi siktim belanı amınakodumuun böceği!!

Metallica : 1-2 Stüdyo Var Beyler

Dünyanın en ünlü metal müzik grubu ” Metallica ” . Milyonlarca hayran, milyonlarca albüm satışı. Aylar süren turneler ve konser maceraları. Peki kim bu adamlar? Metal müziğe nasıl gönül verdiler? Işte tüm bu merak edilenlerin cevap bulduğu o defter yine siyah gözlüklü adamlar tarafından bana bırakıldı :

Küçük Lars, okulda verilen flüt eğitimiyle müzikle ilk kez tanıştı. Arkadaşları Helvacıoğlu flütlerle okula giderken O Yamaha konusunda her zaman ısrarcı olmuştu. Ancak flüt sevdası kısa sürdü. Artık yeni tutkusu okul sırasında ” Papi Chulo “çalmaktı. Ritme ve müziğe kendisini iyiden iyiye kaptırmıştı. Ramazan davulcusu olan dedesinin yanında hem yardım etti hem iş öğrendi. Lise yıllarına geldiğinde asi, umursamaz bir genç olmuştu. Artık yarım gün bile oruç tutmuyordu. Yeni okulunda Lars, Air Gitar üstadı bir genç ile tanıştı. Genç kendine has tarzıyla ve yeteneği ile genç kızların ilgi odağıydı. Bunu gören Lars ” Hem müzik yaparız hem karı götürürüz” düşüncesiyle James’e ” Aga gel bir grup kuralım ya” dedi. James bu fikre olumlu baktı. Okulda bass gitar ve gitar çalan iki eleman daha bularak yollarına devam ettiler.

llk olarak grup ” American College Geleneksel Pilav Günü " 'nde sahne aldı. Ancak istedikleri gibi geçmedi konser. Stüdyo çalışmalarını hızlandırdılar. Okulu asıyorlardı. Ancak grup elemanlarından Ron’un aile baskısı ve akşam ezanından sonra dışarı çıkamaması gibi problemler grubun işlerini tamamlayamamasına neden oluyordu.

Bu böyle sürmez derken kızıl kafalı bir bebe çıkageldi ” Abi manyakk bas gitar çalıyorum, bi stüdyo yapsak mı ? “dedi. 
Stüdyo girdiler. Stüdyo parasını kızıla ödettiler. Çıkışta bir de yemek ısmarlattılar. James Kızıl’ın sırtına vurarak ” Kıyak adamsın ” diyerek sırıttı, bu gruba alındın manasında bir hareketti…
Devamı çok da lazım değil zaten. 

Murphy Kanunları : Duyduklarınıza İnanamayacaksınız

Amerika doğumlu, atlı posta bir baba ve çiftçi bir ananın oğlu olarak dünyaya gelen Edward Murphy daha doğumundan itibaren tuhaf olaylar silsilesiyle karşılaşmıştır.

Annesinin isteği üzerine Mahalle Mektebi’ne gönderilen küçük Edward, çevresinde olup biten terslikleri küçük defterine not almaya başlamıştı. Sabah kahvaltılarında yere düşüp halıya yapışan yağlı reçelli ekmekler, sıranın altına düşen silgiler. Bunların hiçbiri tesadüf olamazdı. 
Ne zaman okula defter götürmese, öğretmeni defter kontrolü yapar küçük Edward’ın hanesine eksiyi çakardı. 

Bu olaylardan bunalan Edward kendisine başka bir uğraş aramaya başladı. Bir gün babası elinde küçük bir mandolinle çıkageldi. Küçük Edward ilk kez gördüğü bu enstrüman karşısında şaşkındı. Daha önce gitar görmüştü ama bu değişikti. Eilne alır almaz yerel türkülerden birini yanık sesiyle icra ediverir. Bu durum ailesinin hoşuna gider. 

Küçük Edward büyür. O lanet olası, insanı insanlıktan soğutan siyah bıyıklar çıkmaya başlar. Genç kızların sevgilisi olmuştur çaldığı enstrümanlarla. Ancak ne zaman güzel bir kızla tanışmak üzere olsa çok acayip durumlara denk gelmektedir. Bunları da eksiksiz not eder. 18 yaşındaki yağız Edward , sanat okulundaki arkadaşlıklarını ilerletir. Birgün McDonalds’ta Work&Travel ile gelmiş Türk bir genç ile tanışır. Arkadaşlıkları ilerler. Türk arkadaşı da müziğe yeteneklidir. 

İşte Edward’ın kanunla tanışması bu yıllara denk gelir. 20li yaşlarında kanunla tanışan Edward bu enstrümanın büyüsüne kapılır. Amazon’dan bir adet kanun sipariş eden Edward , mp3 sitelerinde harıl harıl kanun taksimleri aramakta , nota ve tab indirmektedir. Kısa sürede bu enstrümanı da öğrenen Edward bir gün bir akraba düğününde kanununu konuştururken babasının ölüm haberiyle sarsılır. Çiftçi anasıyla bir başına kalmıştır. Okulu bırakan Edward, babasının köyüne gider. Oradaki küçük evlerinde yaşamına devam eder. Kanunun bir telini bile oynatmak gelmez içinden. Dedesinden kalma atöylede günlerini geçirmeye başlar. Kendi kendine ” madem ben çalamıyorum, yapayım satayım parasıyla ev alırım , zaten bizim ev var içine kiracı koyarım ” der. 

Bu fikirle çalışmalara başlayan Edward başarısız olur. Tel bulsa tahta bulamaz, tahta bulsa tel bulamaz. Aylar son ilk kanunu ortaya çıkartır. Çok büyük paralara satar İngiliz bir tüccara. Bir atöyle kurar kendisine bu parayla. Bu arada annesi de vefat etmiştir. Ama parayı görünce değişen Edward ibnesi zerre üzülmemiştir. Ardı ardına kanun satışlarını patlatmaktadır. Kurduğu tesislerde markalaşma yolunda ilerleyen Edward ilk büyük dükkanını açar.

“Murphy Kanunları : Duyduklarınıza İnanamayacaksınız sloganıyla” tüm dünyaya yayılan ünü bugün hala kendisinden bahsettirmektedir. O küçük not defterindeki yazıların akıbeti ise bilinmemektedir.